Ruhu Olan Zamanlardan “Yapay” Günlere: Dijital Dönüşüm

Merhaba sevgili okuyucu,


Bugün sizlere ceplerimde bir dolu anı, kokusu burnumda, tadı damağımda, görüntüsü zihnimde, dokusu ellerimde kalan bir dolu güzellik ile geldim.

Ama önce başlığımda da yer alan bir kavram olan dijital dönüşümü kısaca anlatmak, “Dijital Dönüşüm nedir?” sorusu ile başlamak istiyorum. Bugün hepimizin içinde yaşadığı, yönettiği veya maruz kaldığı, fakat her durumda bir parçası olduğu bir çarktan bahsetmekteyiz. Dijital dönüşüm, insanların, toplumların, markaların ‘dijital’ zamana uyum sağlamak için dijital teknolojiyi tüm süreçlerine entegre etmeleri ve kullanmaları olarak tanımlanabilir.

Teknolojik ve internet tabanlı olan tüm gelişmelerin üstel olarak büyümesi dolayısıyla tarih boyunca gerçekleşen total teknolojik gelişmeden daha fazlasının son 30 yılda gerçekleştiği malum. 2 yıl kadar önce Webrazzi’de yayınlanan Toplum 5.0: Teknolojik gücü doğru yönetecek akıllı toplum felsefesi” yazımda da belirtmiştim. Yapay zeka teknolojileri ve dijital dönüşüm bu hızda ilerlerken, “Hangi meslek grupları yakın zamanda işini kaybedecek!?” spekülasyonları şöyle dursun; odaklanmamız gereken temel konu mikro düzeyde insanın, makro düzeyde toplumların bu dönüşüme nasıl hazırlanması gerektiği. Yani insanın ve dünyanın menfaati. Bu kapsamda insanlık olarak kafa yormamız gereken en kritik hedefler:

  • Ortalama yaşam ömrünün uzaması ile birlikte, paralelinde artan doğum oranları neticesinde yaşlanan ve kalabalıklaşan dünya nüfusuna karşı çözümler geliştirmek
  • Sanal dünya ile gerçek dünyanın beraber ve uyum içinde işler hale getirilmesi
  • Nesnelerin internetinden toplumun çıkarları gözetilerek faydalanılması
  • Çevre kirliliği ve doğal afetler için çözüm yolları üretilmesi

Bu hedefleri gerçekleştirmek için herkes payına düşeni yapıyor mu diye bir çevre kontrolü yaptığımızda, durumun çok da iç açıcı olmadığını fark ediyoruz. Teknoloji devasa bir hızda gelişiyor, evet. Bu gelişmeler yalnızca kullanım alanları kapsamında teknik bir etki yaratmakla kalmıyor. Aynı zamanda kültürlerimizi, yaşayış biçimlerimizi, dünyayı algılamamızı, insan ilişkilerimizi ve hatta “çocukluğumuzu” farklılaştırıyor. Elinde tablet ile doğan çocuklardan bahsetmeyeceğim. Zira bu çok daha farklı bir alanın konusu. Anlatacaklarım elbette bir yerde bu gerçeklikle kesişebilir. Fakat ben örneklerimi biraz daha derinleştirerek vermek, dünya için iyi bir iz bırakma motivasyonu yaratmaya önce geçmiş ile bağ kurarak başlamak istiyorum.


10’ar 10’ar Sayarak Tarihte Kısa Bir Tur Yapalım mı?


50’ler, 60’lar, 70’ler, 80’ler ve 90’lar. Her birinin sahip olduğu çok başka özellikler, başlattığı ve tanıklık ettiği akımlar, kültürel ögeler, manevi değerler var. Tüm bunlarla birlikte ve bunların ötesinde, bir komünite olmak için gerekli olan ruhları var.


1950’ler


50’ler denilince kafanızda canlanan bir dolu ikon, Elvis Presley, Frank Sinatra, Audrey Hepburn, Edith Piaf; onların giyim kuşamları, siyah-beyaz bir dünya, cazın büyüsü, Marilyn Monroe, kloş etekler, fiyonk ve fırfırlar… Sadece filmlerden aşina olduğumuz, fantastik gelen bir dönemdi. 2. Dünya Savaşı’nın üzerinden henüz uzun süre geçmemiş, savaşın etkilenenleri yaralarını tam anlamıyla saramamıştı. Dönemin sonuna doğru, sanayi ile güçlenen Amerika, İngiltere ve Avrupa içerisindeki yapay iyimserlik bulutları dağılmaya ve yaratılan şatafata yönelik karşıt kültür akımları oluşmaya yavaş yavaş başladı. Caz, Rock’n Roll ve soul müzik birbiriyle rekabet etti ve birbirini besledi. İlk televizyon üretildi ve evlere girdi. Dünyanın büyük çoğunluğunu etkisi altına alan bu gelişmelerin yanında, Türkiye’de de kültürel ve sosyal anlamda bir dönüşüm söz konusuydu. 50’lerde Türkiye’de temel iletişim ve medya aracı radyo idi. Basın ve edebiyat alanında, dergiciliğin gelişiminden tutun da Cumhuriyet Dönemi şiir & roman akımlarına; Nazım Hikmet’e ve gerçekçilik akımına, Anadolu’ya yönelişe ve Garip hareketine (Orhan Veli’ye kalpten bir tebessümle) ve İkinci Yeni’ye kadar geniş yelpazede ve oldukça zengin bir kültürel yığılma gerçekleşti.


Ahh İkinci Yeni. Bugün biz her ne isek, hangi deyişleri, hangi absürt esprileri, hangi hikayeleri duyuyorsak ve kullanıyorsak, hepsinde biraz Turgut Uyar, biraz Cemal Süreya, biraz Edip Cansever vardır. Ve Köy Enstitüleri. Politikanın kurbanı olup kapatılan, açık kalabilseydi şu anki gelişmişlik düzeyimizin, aydın insan sayımızın ve üretimimizin kat kat üzerinde olacağımıza emin olduğum bu oluşumlar, nice değerli insan yetiştirdi.


1960’lar


Hemen ardından dünyada gençlerin, gençliğin damgasını vurduğu bir dönemdi 60’lar. “Savaşma Seviş” felsefesi ile toplumun kalanına meydan okuyan gençler, doğum kontrol haplarının hayatlarına girmesiyle hem cinsel özgürlüklerini kazanmış hem de giyim kuşam konusunda oldukça kendilerine has, özgür bir akım yaratmışlardı. Başka bir ifade ile 50’li yıllarda ortaya çıkan ve 60’larda doyum noktasına ulaşan, tüketim toplumunu eleştirmek için tüketim ürünlerini kullanan Pop Art akımı, 60’ların sonuna doğru yerini sisteme ve tüketime karşı olan Hippie’lere bırakmıştı. Modada büyük çiçekli desenler, uzun otantik kolyeler ve jeanler hayatımıza fazlasıyla girmişti. The Beatles’ın, Janis Joplin’in, Jimi Hendrix’in dünyada; 45’lik plakların, Zeki Müren’in, Fikret Kızılok’un, Cem Karaca’nın, Ajda Pekkan’ın ülkemizde ses getirmeye başladığı zamanlardı. Her ne kadar darbe ile yıpranan bir nesil için normalleşmek zor olsa da iyi müzik, iyi edebiyat, iyi sohbet, ulaşabilenler için ilaç niteliğindeydi. Televizyon da Türkiye’de evlere 60’lı yılların sonunda girmeye başladı.


1970’ler


70’leri tanımlarken müzik üretimi ve tüketimini başa koymak bence şart. Çünkü tıpkı 60’lar gibi 70’lerin de en önemli belirleyicilerinden biri müzik kültürüydü. 1970’lere damga vuran sanatçıları sıralamaya başlamadan önce derin bir nefes alıyorum önce. Öyle ki bu sanatçılar ve eserleri bugünümüzü inşa ederken, hazlarımızı ve durup dünyaya baktığımız yeri belirlerken referans aldığımız ögeler haline gelmeyi başarmıştır. Müzik türlerinin çoğalması ve birbirinden ayrışması konusunda önceki dönemlere göre devrim yaşanmış, Pink Floyd, David Bowie, Freddie Mercury gibi isimler dünyada ses getirirken; Türkiye’de hem batıya dönük hem de güdülen toplumsal kaygılar ve geçirilen sıkıntılı dönemler doğrultusunda içe, yani öze doğru zenginleşen bir müzik türü gelişmeye başladı. Anadolu rock veya psychedelic rock olarak adlandırılan bu türün Selda Bağcan, Barış Manço gibi uygulayıcıları vardı. Türkiye yine çok parlak dönemlerden geçmiyordu. İdeolojik savaşların ortasında kalmıştı ve sokaklarda her biri kendi inandıkları biçimde demokrasi, adalet için çabalıyordu geleceği çok parlak olan gençler. Dikkatimi çeken ve beni gülümseten bir detayı paylaşarak kapatmak istiyorum 70’leri. Bu yıllarda Ankara’da ve ülkenin çeşitli yerlerinde Bira Parkları mevcutmuş. Çay bahçesi minvalinde bu parklarda insanlar ailecek, gündüz ya da akşam fark etmeksizin biralarını içip keyifli vakit geçirirlermiş 🙂


1980’ler


Türkiye’de ikinci darbenin, giderek keskinleşen ideolojik kutuplaşmanın, dünyada ise Çernobil kazasının, Berlin Duvarı’nın yıkılışının konuşulduğu; arabesk müziğin hayatımıza iyiden iyiye girdiği ve özellikle alt kültürlerde derin davranışsal ve bilişsel karşılıklar bulduğu, Sezen Aksu’nun klanıyla birlikte harikalar yarattığı, Michael Jackson, Madonna gibi efsanelerin dünya müziğine ismini kazıdığı, Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü gibi özgün/alternatif müzik yapan grupların dönemin tarihini ve yaşanmışlıklarını söz ve müziğine ilmek ilmek işlediği, iyi olma, iyi kalma çabasının ve aynı ölçüde kötülüğün tıpkı bugün olduğu gibi zirvede olduğu bir dönemdi 80’ler. Bugün geriye dönüp baktığımızda bir paragraflık yazıda özetlenebiliyor gibi görünen 10 yıla aklımızın hayalimizin alamayacağı türlü işkenceler, dramlar, vahşetler sığmıştı.


Ve 90’lar.


Bir zaman makinesinin içinde gibi hissediyorum kendimi bu dönemin ismini anınca. Sobanın üzerinde pişen kestanenin kokusunu tam o andaki gibi alabiliyorum eksiksiz. Tüm duyularımla algılayabiliyorum çocukken yaptığım, yaşadığım her şeyi, tıpkı bugündeymiş gibi. Hafta sonu sabahları Kanal D’nin Çizgi Film Kuşağı’nda yayınlanan Sevimli Kahramanlar, Taş Devri, Şirinler, Winnie the Pooh gibi çizgi filmleri kaçırmamak için, hiçbir alarma gerek duymadan biyolojik saatimizin bizi uyandırmasıyla televizyon karşısına dikildiğimiz; var olan kaliteli birkaç çizgi filmin kıymetini bilip içselleştirdiğimiz ve bir saniyesini bile kaçırmama bilinciyle hareket ettiğimiz o naif çocukluğumuz. Barış Abi’nin 7’den 77’ye programı ile daha da şenlenen, derinleşen hafta sonlarımız ile kaliteli saatler geçirdiğimiz zamanlar.


Diğer her şeyin bugüne göre az olduğu, fakat sevginin ve çocuk olmaktan alınan keyfin çok olduğu bir zaman dilimi olarak tanımlayabilirim 90’ları. Orta direk insanların hayatına hala internetin girmemiş olması, yaşanılan her saniyeye tam odakla bağlanılmasını, her bir diyalogun, her bir yemeğin, her biz izlencenin, her bir müziğin hayatımızda büyük yerler kaplamasını sağlıyordu. Bu arada evet, “orta direk” diye bir sınıf vardı, şimdi olmayan. Toplumsal olarak ekonomi, dış politika, ülke içi siyaset gibi konularda ciddi sınavlardan geçiyorduk. Post modern darbe olarak adlandırılan 28 Şubat muhtırası da bu sınavlardan biriydi. Fakat kültürel olarak giderek güçlendiğimiz, sanata ve bilgiye oldukça fazla değer verilen bir dönemdi. Siyaset ustalarının birbirleri ile olan diyaloglarındaki üslup kaygısı ve saygıları topluma örnek olmaktaydı. Şunu eklemeden geçmemeli, hangi görüşten olursa olsun televizyondaki çeşitli canlı yayınlara çıkıp eleştirileri dinleyen, tartışan, anlayan, anlatan, soru yanıtlayan ve soru soran siyasetçilerimiz vardı o zamanlar.


90’larda çocuk olmaktan ve 90’lar çocuklarının hayata bakışının nasıl geliştiğinden bahsetmek istiyorum biraz. O dönemde ve 2000’lerin başında çocuk olup anlatacağım şeyleri kafasında, anılarında canlandıramayacak kimse yoktur diye düşünerek başlıyorum hatırlamaya. Önce şişelere doldurduğum misketlerim geliyor gözümün önüne. En güzellerini kazanmak için emek verdiğimiz ve bu yüzden bizim için çok değerli olan misketlerimiz. Özellikle bir kız çocuğu olarak daha güçlü olanlardan ziyade, daha güzel görünenleri almak istediğimi ve onları biriktirdikçe duyduğum hazzı hatırlıyorum.


Saklambaç, yerden yüksek, körebe, seksek gibi oyunları oynamanın, oyun kurmanın, oyunu yönetmenin, ortak inisiyatifler alıp takım olarak bir şey başarmanın daha 5-6 yaşlarındayken bizlere neler kattığını anımsayıp mutlu oluyorum. Evcilik ise en sevdiğim oyunlardandı, sayıca çok fazla olmayan fakat her biri benim için oldukça değerli oyuncaklarım ile kendime kurgusal bir dünya kurup saatlerce içinden çıkamaz ve bunu tek başıma yapardım. Oyunun içinde karakterler yaratır, hatta oyuncak sayısı yetersiz olduğunda bazı oyuncaklara çift karakter verir; hem hikayeyi yazar hem de karakterleri derinleştirerek oynatırdım onları. Öyle sonsuz bir hayal dünyasıydı ki, şu anda aynı hayal dünyasına hala sahip olabilmek için birçok şeyi feda edebilirdim.


Dahası var, bu kurgusal dünyamı zenginleştirmek adına ve hazır yapılıp bana sunulmuş oyuncaklardan bir süre sonra keyif alamadığımı keşfettiğim için; defterlere çizdiğim yüzlerce kadın-erkek figürlerini (bunların her birinin kendine has olarak çizilip boyanmış kıyafetleri mevcuttu) keserek onları da birer oyuncak bebek haline getirmekteydim. Evde 10 ve 20 yıl kadar öncesinden kalma 2 radyomuz mevcuttu. Boş zamanlarımızda ablam ile kasetlere ses kaydı yapar ve çarşaflardan kendimize kıyafetler yapıp, sehpaları konser sahnesine dönüştürüp büyük performanslar sergilerdik. Walkman’i hangimizin dinleyeceği ise en ciddi tartışma konularımızdandı.


Bugünkü gibi aynı evin içinde birbirinden tamamen ayrı ekranlara bakan ve ayrı hayatlar yaşayan aile üyeleri yoktu. Akşamları çocukların aileleri ile birlikte izleyebileceği ve bir kültür aktarımına, bir yaşam tarzı arşivine ev sahipliği yapan kültleşmiş, uzun soluklu diziler vardı. Bizimkiler, İkinci Bahar, Mahallenin Muhtarları, Çılgın Bediş gibi. Absürt komedi dizileri vardı, Ruhsar gibi. En küçük yaş gruplarını tiyatro kültürü ve şahane oyunculuklarla buluşturan seriler vardı, Bir Demet Tiyatro gibi. Bize ülkede olup bitenleri akılcı mizah ile süsleyip veren parodiler vardı, Olacak O Kadar gibi. Hepsi bizleri öyle besledi, öyle güzel zenginleştirdi ki, bugünün dizi kültürü ile kıyaslamaya girmiyorum bile.


Müzik 90’larda da hayatımızda önceki on yıllardaki gibi önemli bir yere sahipti ve oldukça özgün, kaliteli, söz ve beste bakımından “gerçek sanat” olarak nitelendirebildiğimiz ciddi bir üretim söz konusuydu. Milenyumun müziğe iyiden iyiye getirdiği yapay ve elektronik dokunuş henüz hayatımıza pek girmemişti. 90’lar hem Türk popunun zirvesi hem de diğer müzik türlerinin de (rock, alternatif müzik gibi) kendilerine sağlam birer zemin edindiği bir dönem oldu. Kliplerin ise neredeyse her biri birer film niteliğinde hikayeler anlatmaktaydı bize.


Tek bir anahtar kelimesini yazınca bizim ne demek istediğimizi anlayıp tamamlayan arama motorları olmadığı için, şarkıların sözlerini öğrenmek/kayıtlı tutmak adına ya aldığımız kasetlerin kartonetlerini saklar ya da radyo, televizyon başında bekleyip şarkı sözleri için tuttuğumuz deftere peyderpey yazardık sözleri. Bir de fotoğraf mevzusu var. Çekildiğimiz/ çektiğimiz fotoğrafı görebilmek için 36 adet pozu tamamlamamız gereken makinelerimiz vardı. Her bir poz için kullanılan film maliyeti oldukça yüksek olduğu için, pozu boşa harcama lüksümüz yoktu, dolayısıyla ne çektiğimize, hangi anda çekileceğimize özen gösterirdik. Bu sayede oluştu o muhteşem aile albümleri.


Okullarda önlük giymekteydik, serbest kıyafet değil. Zengin-yoksul ayrımını keskinleştirecek uygulamalar yoktu. Çocuklara arkadaşlarını “salt insan olmalarına göre” seçmeleri öğretilmiş, ayrımlar ve sınırlar hiç anlatılmamıştı. Alçakgönüllü olmanın erdeminin farkında olarak okula gidip gelirdi hemen hemen tüm çocuklar. Öte yandan, defterlerimizi kaplamanın bize okulun ilk haftasında verdiği heyecan, görev bilinci, disipline olma duygusu ve bu sayede bir şekilde sevdiğimiz bir desenle kendimizi ifade edebilme durumu söz konusuydu.


Google Maps yerine atlaslarımız, Vikipedi – gerçi artık o da yok 🙂 – yerine ansiklopedilerimiz vardı. Atlas’tan şehir, ülke, okyanus, nehir bulma oyunu oynayarak öğrendik dünyada ne var ne yoksa. Meydan Larousse’larımızın altını çize çize öğrendik ansiklopedik bilgileri. Tek tık uzağımızda değildi bilgi, hafızamızı donattık, güçlendirdik biz de. Bilgiye olan saygımız buradan geldi. Bilgi çöplüğü, bilgi kirliliği gibi kavramlar pek yoktu henüz. Rasyonel bilgi tekti, ödevimizi oradan yapar, herhangi bir konuda konuşma yaparken argüman olarak söylentileri değil bunları kullanırdık.


Ruhu Olan Zamanlardan “Yapay” Günlere


Tüm bu zaman yolculuğunu yapmak nereden geldi aklımıza? Neden eskiye özlem duyduk ya da belki de yalnızca kıyas yapma ihtiyacı hissettik bugün ile?


Öncelikle neden çocukluğumu 90’lar ve 2000’lerin başında yaşayan bir birey olarak önceki on yıllardan da kısa kısa bahsetme gereği duyduğumu açıklayayım. Benim jenerasyonum, sanıyorum geçmişi araştıran, kendisinden önce var olmuş kültürlerden beslenen ve o kültürleri alıp kendi yaşamı içerisinde zenginleştirebilen son jenerasyondu. Bugünün iş hayatında ve sosyal hayatta kendine yer edinmeye başlayan jenerasyonunda ise, bilgiye ulaşmanın kolaylığından, kendisine sunulan “tümüyle” yapay dünyanın zihinlerindeki karşılığından veya bu ikisinin birleşimi olarak sosyalleşme ve iş yapma biçimlerinden kaynaklı bir “bencilik” ve “bugüncülük” söz konusu. Dün ve yarın yokmuş gibi yaşayan ve hedonist davranışlarını yoğun biçimde gözlemlediğim yeni neslin hafızasında bir bilgiyi tutuş süresi, bizim neslin ortalamasına göre oldukça az. Geçmiş on yılları anlatırken sanatın, özellikle de müzik kültürünün üzerinde oldukça fazla durdum örneğin. Çünkü müzik bir toplumun yaşama biçimini etkileyen en önemli faktörlerden ve önceki on yıllara kıyasla müziğin dahi bu denli yapay organize edilmiş olması, kuşağın gelişimini ve yaşama tarzını büyük oranda etkilemekte.

  • Sosyal medya kavramı hayatımıza girdiği andan itibaren, paylaşım biçimlerimiz, diğer insanlarla hatta ailemiz ve yakın arkadaşlarımızla etkileşimlerimiz, “başarı” veya “mutluluk” diye nitelendirdiğimiz şeyler keskin biçimde değişti, başkalaştı. Like’ların hayatlarındaki karşılığı “önemsenmek” ve “beğenilmek” olan, takipçi sayısının fazla olmasının sıradan bir hayat yaşıyor olmalarına rağmen “popülerlik” olarak anlamlandırıldığı bir dönemden geçiyor son kuşak. Instagram’da veya Whatsapp’ta gerçekleşen on dakikalık bir çöküntü, ülke gündemini oluşturabiliyor ve söz konusu jenerasyonda ruhsal bir çöküşü beraberinde getirebiliyor. Bu yüzden bu çocuklar hiç görülmediği kadar bireyciler, bu yüzden dünyanın yalnız kendi etraflarında döndüğünü düşünerek, gerçekten “takdire değecek” bir şey yapmadıkları durumda dahi yüksek dozda takdir beklentileri var.
  • Bilgi devasa bir hızda yayılır ve dolaşırken, hangisini yakalayıp tutmaları gerektiğini organize edemedikleri için az bilgiyle yetinip diğerlerine anlık olarak ulaşmayı tercih ediyorlar.
  • Yaşadıkları hayatın, sosyal ilişkilerinin ve güdülerinin -bütünüyle demeyeceğim ama genel olarak- yapay olmasından kaynaklı, toplumsal kuralları, iş kurallarını, düzeni anlamıyor ve çoğu zaman karşı çıkıyorlar.


Z kuşağını yerme yazısına dönüşmesini asla istemiyorum bu aktardıklarımın. Çoğunluğu öznel gözlemlerime dayalı çıktılar. Ve elbette bu kuşağın da önceki kuşaklarda olmayan veya önceki kuşaklarda yetersiz olan müthiş özellikleri var. Oldukça hızlı ve sonuç odaklı olmaları, dünya insanı olabilme özelliklerini geçmişe göre çok daha güçlü biçimde sağlamaları, adaptasyon sürelerinin kısa olması, teknolojileri kullanma ve iş-özel hayatlarına entegre edebilme yetileri bu özellikler arasında. Gelgelelim gerçek dünya ile bağlarının giderek daha da inceliyor olması, beni dünyanın temel gidişatı adına korkutan durumlardan. Koskoca bir neslin ve devamında gelenlerin hayatını bu yüzeysellikte yaşıyor olmasının, yazımın başında da anlattığım Toplum 5.0 konusunda doğru adımlar atmamızı engelleyebileceğine inanıyorum ne yazık ki. Bunun önüne geçebilmek adına hem eğitim hem de mesleki anlamda; geçmiş, bugün ve gelecek arasında doğru bağları kurup büyük resmi görebilmenin ve dünyaya katkı sağlayabilecek vizyona sahip olmanın önemini kavrayacakları sistemlerin oluşturulması artık hiç olmadığı kadar kritik.


Bu küçük arşiv belki yeni nesilden birilerinin merakını çeler ve geçmiş, bugün ve yarın arasında bir bağ kurmak adına daha çok okumak, araştırmak eğiliminde olurlar. Geçmişte olan fakat bugün pek sık rastlamadığımız, hayata zamansız şekilde anlam kattığını düşündüğüm, emek, bilgi, iletişim gibi kavramların farkına varıp bugün yaşadığımız yapay hayata bir eleştiri de onlar yapabilir belki.


Sevgiyle.

Hülya Özdestici Yazar Hakkında

Yorum Yapılmamış

Yorum Yap: