Biraz da Bu Tarafıma İçerik

 

En yalın ifadeyle “Değişik” bir ülkede yaşıyoruz (Biraz Y jenerasyonunun jargonu ile konuşup, fazlaca açıklama yapmadan kafama göre “takılabilir miyim” bu paragrafta? Evet ise başlıyorum). Birçok alanda fazlasıyla zengin ama çoğunlukla bu zenginliklerle ne yapacağını bilmediği için “İdeoloji karmaşası yaşayan çocuk (Link veremem affedin!)” misali oradan oraya savrulan bu yapımızla yüzyıllardır kök salmışız. Eğitim sistemi mi, gelir dağılımındaki dengesizlik mi, yoksa sadece birtakım geleneklerimiz mi buna sebep, yoksa hepsi mi, ya da bunlardan çok daha fazlası mı; bunları konuşmayacağız bugün. Her şeye rağmen “Başka ülkede yaşayamam”cılar bugün, “Her şeyi bırakıp yurt dışına yerleşmek isteyenler” den daha fazla ise, bu ideoloji karmaşasının ve çoğu zaman çaresizliğin yarattığı yerli ve yüzde yüz orijinal mizahımız ve genetik kodlarımızla birlikte gelen sebepsiz neşemiz sayesindedir, o ayrı. Şimdilik konu fazla dağılmasın. Benzetme sanatının gücünden faydalanmaktı ülkenin ahvalinden bahsetmeme asıl sebep. Sahip olduğu nice zenginlikle ne yapacağını, elini kolunu nereye koyacağını bilememekten mustarip toplumumuzun sistemi gibi işleyen bir dijital adaptasyon süreci yaşadık/ yaşıyoruz (tıpkı yaşadığımız diğer tüm süreçler gibi, teknolojiyi ve dijital dönüşümü de kendimize benzettik; tövbe estağfurullah, değişik bir şey oldu). Herkes çok fazla şey biliyor, bilgi önü alınamaz bir hızla yayılıyor. Gelin görün ki pratik, bilginin yayıldığı hızla yayılmayınca, çok şey bilen ama işin özüne hâkim olamayıp, söz konusu bilgiyle yapılması gereken “asıl işi” yapamayan yığınlar da eş zamanlı olarak yetişiyor.

 

“Knowledge is power” dediniz dediniz, bakın ne oldu şimdi? 

 

Ne mi oldu? Goethe, “Bilmek yetmez, uygulamamız gerekir. İstemek yetmez, yapmamız gerekir.” derken aslında anlatmaya çalıştığımı bir çırpıda söyleyivermişse de bu yazı “dünyanın en kısa öze dönüş hikâyesi” olduğu için asıl alıntıyı birdenbire Cenap Şehabettin’den yapmaya karar verdim: “Bilmedikleri şeylerden bahsedenler, dikkat ediniz; söz söylerken, müstesna bir azamet takınırlar.” Siz böyle olmayın!

 

Evet, içerik odaklı pazarlamanın yıldızı dünyada olduğu gibi Türkiye’de de giderek daha fazla parlıyor. Nice markalar bu uğurda büyük bütçeler feda ettiler, ediyorlar. İçerik alanındaki en iyi uygulamalar (best practice dersem çok daha havalı olur ama demiyorum işte) hatmedildi. Ne var ne yok ise alınıp, çoğunlukla “doğrudan” uygulanmaya çalışıldı. [Örneği al, yapıştır, geç.] Fakat dikkat ettiniz mi, yurt dışındaki örneklere baktığımızda, ürettikleri içerikler çoğunlukla onların kültürlerini yansıtmakta. Sokaklarının dilini, dokusunu, kimliğini ortaya koymakta. Onlar, mizahlarından tutun da, siyasi, toplumsal, kültürel ögelerine varana kadar mozaiklerinin her bir parçasını bir şekilde içeriklerinde doğallıkla kullanıyorlar. Daha açık olalım mı? “Kasmıyorlar”. Biraz başa dönmek ve bu kısmı hızlıca toparlayıp sonuca bağlamak gerekirse; bizde var olan mizah, en güzelinden. Kültürümüz, fazlasıyla zengin. Dilimiz hem edebi anlamda hem de konuşma dili olarak koskoca bir okyanus. Alışkanlıklarımız, yaşam tarzlarımız, birbirinden sosyokültürel anlamda taban tabana farklı dünyalarda yaşayan bunca insanın her gün bir arada bilgilerini ya da hayat mücadelelerini harmanlıyor olması; başlı başına birer hikâye. Başka ülkelere gidip baktığınızda, bu kadar çeşitlilik bulmanız zor. Elbette çeşitli konularda batının tekniğini almak, hepimizin saygı duyduğu ve olması gereken kısım. Fakat bizim özümüzde, sokağımızda, mizah var, şiir var, müzik var, direnmek var, yardımlaşma var, bir o kadar umursamazlık var, duygu var, duygunun her türlüsü dibine kadar var! Bir içeriği üretirken, bunları yabana atmamak, bunların gücünden faydalanmak o içeriğin değerini arttırır. İçeriğe özünü katmak, o içeriği “bizden” yapmak, hemen hemen her alanda içerik yazarken uygulanabilirliği olan bir yaklaşımdır. Abi o Calls to Action (CTA)’ı İngiliççe’den alıp birebir çevirip web sitene koyma, yapma bunu. Kendi dilinde, fonetiğinde, kültüründe onun başka bir karşılığı var. Hep birlikte onu arasak, hazıra konmasak; en basit hali ile derdim bu! Bizden bir şeyler ortaya çıkarmak.

 

 

 

 

İçerik neydi? İçerik emekti.

İçerik her şeyden önce “hayal etmekle” başlar. Hayalleri tek tek işleyip kurgulamak ve kaliteli bir anlatım zeminine oturtmak, kendinden bir şeyler vermeyi gerektirir. Bazen bilmek yetmez, bilmenin ötesinde bir aktarım örgüsüdür ürettiğin içerikte aranan. Çünkü kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmez. Bilgi dediğin aranıp bulunur; yazıya, videoya, paylaşıma, sese dökülüverir. Peki hayaller, yani senin aktarım örgünü oluşturan temel şey neyden beslenir? Bkz. Yukarıda saydığım bir ton şey.

 

Ayna nöronları duymuşsunuzdur. Karşımızdakinin duygularını anlamaya, karmaşık davranışlarını taklit edebilmeye, davranışlarını kestirebilmeye yarayan özel nöronlardır. İnsanı insan yapan en değerli duygulardan empatinin nörobiyolojik karşılığı olarak da geçer. Biz insan olarak, empati yapabildiğimiz sürece varlığımızı sürdürebiliriz. Dolayısıyla maruz kaldığımız her içerik ile de, empati yapma ihtiyacı hissederiz.

 

Benim iddiam şudur ki, yakın zamanda kaliteli içerik oluşturmanın en temel parametrelerinden biri öz’ü doğru aktarabilmek olacaktır. Hangi alanda içerik üretiyor olursanız olun, okuyucuya, izleyiciye, dinleyiciye ondan bir şeyler gösterebilmek; ayna nöronlarını çalıştırabilmek ve taklit değil, tüm doğallığı ve bizdenliği ile gerçek bir şeyler yapabilmek, içerik üretiminde başarılı olmanın anahtarlarından olacaktır.

Sevgiyle.

Hülya Özdestici