Beni Dünyanın Sonunda Uyandırır Mısın Anne?

Teknolojinin hep geleceğe atfedilen bir kavram olması ne garip. Bugün bize öğretilen, içi umutla doldurularak ve kolaylık vadederek pazarlanan ‘teknoloji’ belki de sandığımız kadar geleceğe göz kırpmıyordur. Yaklaşık 20 yıl önce, 9 yaşındayken okuduğum bir haberden ne denli etkilendiğimi hatırlıyorum. Haberde, 2010 yılında ışınlanmanın bulunacağı yazıyordu. Küçük bir çocuk için bu bilginin fazlasıyla ağır ve aynı zamanda bir hayli hafifletici olduğunu söyleyebilirim. Zaten sokaktan eve girmek istemeyen ve hatta misafire gidildiği vakitlerde orada kalmak adına oldukça hevesli olan bir çocuk için daha mükemmel bir haber olamaz.

 

“Neyse ki annemler uykuya dalıncaya kadar sabredeceğim sadece, sonra herkesi tek tek gezebilirim!”

 

Nasıl mıh gibi kazımışsam aklıma, yıl 2010 olduğunda hala bir umudum vardı. Bu sefer Guns N’ Roses konserine gidilmek için kullanılacak olsa da beni mutlu etme seviyesi hala aynıydı. Öngörüsüzlük seviyemin az çok hangi noktada olduğunu anlamışsınızdır. Düşünsenize, daha sessiz elektrik süpürgeleri çıkmamış, ben Axl Rose’un peşindeyim.

 

Geçmişte bugün, bugünse yarın için bize vaat edilenleri doğru okumaya çalışıyorum çaresizlikle. Ve her nedense dönüp dolaşıp durduğum yerde hep aynı şey geçiyor aklımdan. “Bu mu bizim payımıza düşen?” Doğada bulunan bilime dokunan insanoğlunun yarattığı bir büyüden bahsediyorum; teknolojiden. Sözde dünyayı aydınlığa kavuşturacak, her şeyi kolaylaştıracak ve herkesi yakınlaştıracak olan teknolojiden bahsediyorum. Alt metninde binlerce olumlu kavramı barındıran bir teknolojiden bahsediyorum. Düşünsenize, küçük bir çocuğun çığlığına dünyayı ayaklandırma gücü yaratabilen ya da açlıkla mücadele etmeyi mümkün kılan muhteşem teknolojiden. İşte o yüzden soruyorum. Bu mu payımıza düşen?

 

Toplumların ‘teknolojiye bak be!’ edasıyla çıtır çıtır yediği hepi topu 3 kavram, 2 marka, 10 mecra ve 5 hashtag’den fazlası değil. Bu teknolojinin sorunu değil elbette, teknolojiyi sindiremeyen ve süzgeçten geçiremeyen insanoğlunun sorunu. Gerçeklik, benlik, iletişim, sosyallik, ilişki gibi kavramların arayışında ‘buldum’ dediği noktada kaybolan insanoğlunun sorunu. Bunun yol açtıklarını anlatmayacağım elbette, dışarıda kalmak ve yalnızlaşmaktır yolun sonu. Bu durumun vahameti yüzümüze çarpılsa da dönmeye, değiştirmeye ve doğrusunu bulmaya niyetimiz olmadığı ise çok açık. İşin özünde sosyalliği, gerçekliği, iletişimi kaybediyor ve hızla düşüyoruz. Ağzımız bir karış açık izlediğimiz Black Mirror senaryolarından biri olmamız an meselesiyken, distopyaların çok uzağımızda olmadığı gerçeğini özümsememiz gerekiyor. Bunun için müthiş bir teknolojiye erişmeye gerek yok, bu hızla yanlış anlamaya ve yaşamaya devam etmemiz bir senaryo olmamız için yeterli. Teknolojinin dünyanın sonunu getireceği iddiasında değilim elbette, son zamanlarda filizlenen tüm distopyalarda da vurgulandığı gibi insanın elinde hem üretim hem tüketim aşamasında yaratıklaşan bir kavramın – bizim payımıza düşenin- yok edeceğini söylüyorum sadece.

Bana bu yazıyı yazdıran Bükreşli dijital sanatçı Andrei Lacatusu’nun distopyası. Facebook, Twitter, Instagram, Pinterest, Snapchat, Tinder gibi uygulamaların şaşasını kaybettiği ve adeta bir uyanış dozajında terk edildiği günlerden selam ediyor bizlere. Burada vurgulanan bu mecralardan ibaret değil elbette, insanın insanlığa dair birçok kavramı terk edişine sebep olan her şeyin kapısını aralıyor. Toplumları etkisi altına alan bu mecraların -payımızdaki teknolojinin- bizi uyuttuğu günlerin çok ötesinden sesleniyor. Belki de distopik bir atmosferden aktarıyor ütopyasını Lacatusu. Çalışmanın adı ‘Social Decay’. Ee siz metaforu mecazı falan anladınız, dünyanın sonunda görüşmek üzere!

 

Özge Oltulu Yazar Hakkında