Sosyal Medya Olmadan Yaşamak Mümkün (Mü?)

Bir insanı nasıl tanıyacağınızı biliyor musunuz?

 

Ne okuduğuna bakın,

Ne seyrettiğine bakın,

Duvarlarına ne astığına,

Raflarına ne koyduğuna,

Nasıl konuştuğuna,

Nasıl dinlediğine bakın.

Yapmanız gereken tek şey bakmaktır.

Bunlar size onun ruhunun nerede olduğu,

Ve neyle beslendiği konusunda

Her şeyi bildirir…

 

Ramtha

 

Şimdi bir an durup sakince düşünelim. Beylik cümlelerle ya da rakamlarla değil, biraz daha içimize dönerek anlatmak istiyorum sosyal medya çılgınlığının yaşamımızdaki yansımalarını ve kimliklerimiz üzerindeki karşı konulmaz etkilerini. Çünkü şüphesiz ki çoğumuz zaten biliyor YouTube ya da Instagram ’da geçirdiği günlük ortalama süreyi, ülkemizde sosyal medya platformlarının kullanım sıklığını ve bir yandan sektörün elde ettiği gelirin büyüklüğünü.

Ben bu yüzden, en sevdiğim şeyi yapıp biraz daha kuramsal başlayacağım: Kimlik.

 

 

Kimlik Kavramı Ne İdi Ne Oldu?

 

Psikoloji, siyaset, sosyoloji gibi birçok alanın konusudur kimlik. Öznelliği, nesnelliği, göreceliliği, evrenselliği, bireyselliği, toplumsallığı ve daha bunlar gibi çok sayıda boyutu yüzyıllardır oldukça derin bir biçimde ele alınmakta olan “kimlik” kavramı ile ilgili, özellikle modernizm ve postmodernizm dönemlerinde belirgin farklar görmekteyiz. Postmodern çağda, geçmişte önemsenen veya üzerine konuşulan toplumsal sınıf ve ulus kimliklerinin yanına; bireylerin aidiyet, başarı gibi ihtiyaçları ve bu ihtiyaçtan doğan yeni kimlik arayışları eklendi.

 

En basit tanımlarından biriyle aktarmak gerekirse kimlik; bireyin tüm özelliklerini kapsayan, hem kişinin kendisini nasıl gördüğü hem de toplum tarafından nasıl görüldüğü ile ilgili tüm yargıları tek potada eriten bir kavram. Dolayısıyla her bireyin kendisi için oluşturduğu öznel kimlikler bulunurken, aynı zamanda içinde bulunduğu küçük ya da büyük toplulukların ona atfettiği nesnel kimlikler mevcut. Bizlere atfedilen kimlikler toplumdaki çeşitli rollerimizden geliyor genelde. İş arkadaşı, sevgili, eş, anne, evlat, yurttaş ve daha nicesi. Tüm bu kimlikleri bir arada dengeli bir şekilde taşıyabilmek halihazırda güçlü bir koordinasyon gerektirirken; bunların yanına bir de sosyal medya üzerindeki kimliklerimiz, belki de “kimlik arayışlarımız” eklendi artık. Ama bir farkla! Yukarıda söz ettiğim bize atfedilen kimliklerin ortak özelliği, bize bu kimliği muhatabımızın / muhataplarımızın yaşamındaki rolümüzün doğallıkla veriyor olması. Yani karşımızdaki kişi için “ne olduğumuza göre” şekilleniyor bu kimlikler. Fakat sosyal medyada karşımızda homojen şekilde dağılmamış birçok muhatap var. Her biri için oldukça farklı şeyler ifade ediyor olabilir, hatta kimisi için hiçbir şey ifade etmiyor olabiliriz. Kimisi içinse asla bilmediğimiz, bilmeyeceğimiz şeyler ifade ediyor olmamız da mümkün. Ama varız işte, muhataplarımızın hayatındayız, onlar da bizim hayatımızda. Bu karşılıklı olarak varlık sürdürdüğümüz sanal evrende istemli ya da istemsiz şekilde “tanımsız” alt kimlikler oluşturuyoruz. Peki yapay bir evrenin içerisinde, verdiklerimiz ve aldıklarımız, birbirimiz için hissettiklerimiz veya birbirimize duyduğumuz ihtiyaç net bir biçimde tanımlanamazken yeni kimlikler oluşturmak, oluşturmaya çalışmak insan psikolojisi için ne kadar sağlıklı?

 

Biz sıradan kullanıcıların tanımlanması güç olan alt kimlikleri ile ilgili bu kritik soru cepte dursun. Şimdi biraz daha sosyal medyanın profesyonel yüzüne değinmek istiyorum. Kucak dolusu bilgiyi ve deneyimi bize tek bir paylaşımı ile verecek kadar bonkör olan; gece gündüz bizleri düşünüyor gibi davranan sosyal medya işçileri üzerine düşünelim biraz.

 

Birine, birilerine bir şey verdiğimizde mutlu olmamızın temel sebeplerini hiç düşündünüz mü? Benim bir çırpıda aklıma gelenler aşağıdaki gibi:

  • Komünite yaratma,
  • Takdir toplama,
  • Para kazanma,
  • Hayır işleme motivasyonu,
  • Koşulsuz sevgi duyuyor ya da elde ediyor olmamız (aile üyelerimize, sevgilimize, en yakın arkadaşlarımıza duyduğumuz gibi).

 

 

Yukarıda kendi tabirimle sosyal medya işçileri olarak adlandırdığım; sosyal medya üzerinde karşılaştığımız blogger’lar ve çeşitli alanlarda faaliyet gösteren influencer’lar (fenomenler) bu sebeplerden hangisi-hangileri ile hareket ediyor olabilir? Sizce takipçilerine koşulsuz sevgi duyuyor ya da hayır işleme motivasyonu ile hareket ediyor olabilirler mi? Bu pek mümkün görünmüyor J Gerçekçi olmak gerekirse ilk üç madde bizlere bilgisini, deneyimini, yaşam tarzını, kendi doğrularını ve beğenilerini aktaran bu profillerin çalışma modelini daha net açıklıyor. Sosyal medya işçileri veya dijital pazarlama tabiri ile “Etkileyiciler” genel olarak, yaşamlarını takip etmek isteyebilecek bir komünite yaratıp, onların takdirini toplayarak günün sonunda para kazanma motivasyonu ile hareket ederler. Onların aldıkları aksiyonlar ile bizim hayatımızda yarattıkları ve aslında bizler tarafından ortaya konulan kümülatif kimliğin adı blogger ya da influencer olabiliyor. Tıpkı doğallıkla oluşan ve tanımlanabilen kimliği anlatırken açıkladığım gibi; bu kişilere kimliğini onların takipçileri atfetmiş oluyor. Peki biz sıradan sosyal medya kullanıcılarının bu profilleri takip ederek, onların hayatlarını ya da aktarımlarını kendi hayatımıza devşirme çabamızdan ortaya çıkan kimliğin adı ne? Bizim sosyal medyadaki kimliklerimiz kimlerin hayatında, kimlerin bize ihtiyaç duyması ya da atfetmesiyle ve nasıl karşılık buluyor? Biraz başlara dönmek gerekirse, karşımızda yüzlerce, bazılarımızın binlerce muhatabı varken ve ortaya koyduğumuz bir standart da yokken, biz sıradan bir birey olarak hangi kimlikle sosyal medyada var olma çabası güdüyoruz? Yukarıda sorduğum, tanımlanması güç olan sosyal medya alt kimliklerimizle ilgili sorum sanırım biraz daha pekişti.

 

Mevzu derin. Bu soru, sosyal medya üzerindeki kimlik bunalımının yalnızca küçücük bir boyutu. Biz kimiz ve sosyal medya üzerinde nasıl bir varlık sürdürüyoruz; bunu biraz daha anlamlı hale getirmek ve somutlaştırma yapmak adına sizlerin de gün içerisinde en az birkaç kez denk geldiğinizden emin olduğum örneklerle ilerlemek istiyorum.

 

  • İlk olarak her gördüğümde “gerçek” insanların yazdığından şüphe duyduğum, idrak etmekte hala zorlandığım bir konu ile başlıyorum. Mesleki içgörü elde edebilmek ve sosyal medyada aktif olan kitleyi tanıyabilmek amacıyla; ara sıra az ünlülerin, ünlülerin, fenomenlerin paylaşımlarının altına gelen yorumlara kısacık göz atmanın bende yarattığı derin karamsarlık ve endişeyi tarif edebilmem mümkün bile değil. Bu kitle hiç tanımadığı, hiç yüz yüze gelmediği profillere öyle cüretkar, öyle saygısızca ya da tam tersi öyle samimi ve sevgi dolu yorumlar yazıyorlar ki. Yalnızca birkaç saniye hayal edin, burada söz konusu olan profil bir sosyal medya hesabı değil, fiziksel olarak kanlı canlı karşınızda duran biri olsaydı bu cümlelerin bu denli rahatlıkla sarf edilmesi mümkün olur muydu? Ben bu sendromu, “Bir ünlüyle konuşabiliyor olma sapkınlığı” olarak adlandırıyorum. Normal şartlarda, web tabanlı platformlar ve özel olarak sosyal medya kanalları olmasa idi ünlü bir isme ne bu kadar saygısız ne de bu kadar samimi davranabilirdik. Sosyal medyanın ünsüz bir bireye tanıdığı en gereksiz hak da bu olsa gerek. Bu örnekte genel anlamda “Takipçi” alt kimliği ile sahalarda olan sosyal medya kullanıcısın sosyolojik incelemesini eminim ki tarih benden daha detaylı yazacaktır.

 

 

  • İkinci olarak, sosyal medyada “Takipçi”den ziyade “Sergileyici” alt kimliği ağır basanlarımız var. Sosyal medya işçilerinden farklı olarak herhangi bir ünü ya da geniş bir takipçi kitlesi olmayan bu grup, öğrendiği sosyal medya dinamiklerinden hareketle kendi niş kitlesinin ilgisini çekebilecek paylaşımlar yapmak için çaba gösterirler. Aldıkları like’lar, story’lerinin ne kadar görüntülendiği, videolarının ne kadar izlendiği, günün sonunda ne kadar takdir ve etkileşim topladıkları önemlidir. Genel olarak bu platformlarda var olmaktan, diğer insanlara hayatlarını ve deneyimlerini yansıtmaktan haz duyarlar. Bunlar kimler mi? Sosyal medya kullanıcısı olan, sık veya seyrek paylaşım yapan her bir birey aslında birer sergileyicidirler. Takdir edilme ve etkileşim alma duygusu yoğun ya da hafif olabilir. Fakat bu platformlarda var olmanın doğası, yukarıda anlattığım fikirsel süreçten daha eksiği ile ifade edilemez. Dolayısıyla en “bu taraklarda bezi yok” diyebileceğimiz sosyal medya kullanıcısının dahi eğer bir aktivitesi varsa, “sergileyici” bir alt kimlik yarattığını söylemek mümkündür. Bu kimlikle başkalarının hayatlarında ya da tek seferlik “an”larında irili ufaklı yerler edinmek amaçlanmıştır.

 

  • Üçüncü olarak, yukarıda bahsettiğim görece daha zararsız düzeyde olan sosyal medya dinamiklerine uygun paylaşımlar yapma çabası; bu platformlar üzerinde yer alan bir grup özelinde çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmış durumda. Takipçi kitlesi bazında mikroinfluencer ya da bir tık aşağısı sayılabilecek bu profiller; markalar, ünlüler ve makro profiller tarafından “yeniden yazılan” güzellik kavramını kendi hayatlarına entegre etmek ve benzer düzeyde paylaşımlar yapmak için büyük bir çaba sarf eden, aldıkları like’ları ve diğer etkileşimleri bir önceki gruba (sergileyicilere) göre çok daha fazla dert eden kişilerdir diyebiliriz. Herhangi bir mekana, herhangi bir şehre, ülkeye “fotoğraf çekme temel amacı” ile giden; sabah kahvaltısından akşam yemeğine, gittiği sinemadan arkadaşlarıyla yaptığı pijama partisine, yaptığı spordan iş ekosistemine, ailesine kadar hemen hemen hayatın içinde yer alan her ögeyi birer paylaşım olarak kurgulayan bu profilleri ben “Uyarlayıcılar” olarak adlandırıyorum. 

 

Sistem, markalar, markaların rol biçtiği güncel meslek grupları. Tüm bunlar bu yeni dijital ekosistemi dibine kadar kullanarak dev bir sosyal medya kullanıcı kitlesine yepyeni tüketim alışkanlıkları ve kültürler kazandırma yolunda emin adımlarla ilerlerken; bizler tüm bu yeni türemiş tanımsız alt kimliklerimizle 10 yıl sonra nerede olacağımızı ya da daha acısı “olamayacağımızı” düşündük mü hiç? Gerçekte kim olduğumuzu ve başkalarının kim olduğunu anlamak için sanal bir evrenin kurgulanmış paylaşımları bizim için yol gösterici mi olacak, yoksa yazımın en başında yer verdiğim Ramtha alıntısında söylendiği gibi, ne okuduğumuz, ne izlediğimiz, duvarlarımıza ne astığımız, nasıl dinlediğimiz ve nasıl konuştuğumuz mu kimliklerimizi aydınlatacak?

 

Bizi Sosyal Medya Kullanmaktan Ne Vazgeçirir?

 

Aylar önce TikTok ile alakalı sosyolojik temelli çok güçlü tespitler yapan ve daha farklı önermeleri de olmasıyla birlikte bana öznel olarak “Sosyal medyanın artık bir fakir eğlencesi haline geldiği” çıkarımını yaptıran kaliteli bir yazı okumuştum. Size de mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum. Eminim sosyal medya üzerinde geçirdiğiniz vakti sorgulamanızı, üzerinde kafa yormanızı sağlayacak buradaki tespitler. Bu tespitleri özümsedikten sonra da eğer mümkün olursa sosyal medyanın tüm bileşenleri ile birlikte aslında neye hizmet ettiği üzerinde düşünmenizi isterim. Sosyal medya bugün oldukça hızlı bir biçimde kültür yıkıp kültür inşa ediyor. Birçok kullanıcı için bu platformlarda gördüğü, duyduğu şeyler birer esas haline geliyor. Buradaki gibi yaşamak, buradaki gibi paylaşımlar yapmak istiyorlar. Ve evet, sahiden de birer pazarlama figürü olan “Etkileyiciler”in at koşturup bir yaşam tarzı empoze ettiği, onlardan daha alt bir segmentin ise onların yaşamlarına imrendiği ya da taklit etmeye çalıştığı, bunların hiçbirini yapamayan bir alt segmentin ise kendilerine uygun buldukları yeni bir eğlence anlayışını ürettikleri bir dönemdeyiz. Özetle, sosyal medya bugün satıcıların, alıcıların, delilerin, komşu teyzelerin, uyanıkların, cesurların ya da kendini cesur sananların, kural koyucuların, pazar yaratanların, sadece izleyenlerin ve buna benzer birçok grubun içini doldurduğu, biraz sinir bozucu bir Panayır.

 

 

 

Elbette sosyal medya üzerinde ortaya çıkmış alt kimlikler ve kimlik bunalımı üzerine bundan çok daha detaylı incelemeler yapılmakta ve yapılacak. Bu yazdıklarımsa benim hatırı sayılır bir zaman dilimi içerisinde profesyonel bir sosyal medya kullanıcısı olmam ve aynı zamanda bu alanda bir mesleğim olması dolayısıyla, biriken gözlemlerimin güncel yansımaları. Ben bu tespitleri yaptım diye, bu gruplardan hiçbirinde yer almadığımı söylemem mümkün değil, samimi de olmaz. Çünkü yukarıda da söylediğim gibi, ben de bir sosyal medya kullanıcısıyım. Sosyal medya kullanımımı her geçen gün azaltmaya çalıştığımı, buradaki sanal örüntünün zihnimde fazladan bilgi kirliliği yaratmaması için çabaladığımı da belirtmeliyim. Bu farkındalığın, en azından sosyal medya üzerinde süregelen hayatın gerçek hayat olmadığını ve sosyal medyada yapılan herhangi bir paylaşımın “kendini ifade etme” yöntemi olamayacağını bana sık sık hatırlattığını da söyleyebilirim. Hayatımızdan tamamen çıkarmanın birden bire mümkün olmayacağının da farkındayım, fakat yalnızca bir günlük gibi ya da sık görüşmediğimiz kişilerin hayatlarına, anlarına ve anılarına tanıklık etmek için basit bir araç olarak görmenin, bireylerin ruh sağlığı ve zamanı verimli kullanabilmesi açısından daha faydalı olacağını düşünüyorum.

 

Gerçekçi bir yaklaşım ile toplum nezdinde bir yanıt aramam gerektiğinde ise daha çarpıcı gerçekler yüzüme çarpıyor. Yaşamı sona erdiği halde sosyal medya hesapları açık olan azımsanamayacak sayıda bireyin, vefat eden yakınının Facebook profiline girip cenaze etkinliği açan yetişkinlerin ya da oyun oynarken hayatını kaybeden çocukların var olduğu bir ekosistemde; ölüm kavramının bile bizleri sosyal medyadan vazgeçirme konusunda yeterli olamadığını görebiliyoruz. İşte bu yüzden altını çize çize, ancak “Gerçek dünyanın hangi dünya olduğunu tekrar anladığımız an” sosyal medyadan vazgeçebileceğimizi söyleyerek sonlandırıyorum yazımı.

 

Sevgiyle.

2 Comments

  • Sosyal medya artık hayatımızın bir vazgeçilmezi oldu.
    Bu güzel yazı için teşekkürler.

    30 Eylül 2019at15:39
    • Hülya Ö.

      Cevapla

      Yorumunuz için bizler teşekkür ederiz.

      24 Ekim 2019at10:35

Post a Comment