F O M O

– Arkadaşlar duydunuz mu?

 

Zuckerberg markaların Facebook üzerindeki varlığı ile ilgili limitlendirici algoritmasını açıkladığı andan beri dijital pazarlamacılar yasta, Alman lastik firması Continental, reklam filmindeki haritada Türkiye’ye yer vermedi, Blockchain tabanlı bir yapay zeka teknolojisi üzerinde çalışılıyor, Falcon Heavy fırlatıldı, üstelik Roadster’ın Dünya’ya ve Mars’a olan uzaklığını gösteren bir site bile kuruldu, Boston Dynamics kapı açmayı ve arkadaşına nezaket göstererek kapıyı tutup beklemeyi öğrenen SpotMini’yi geliştirdi, Google’a da Hikayeler özelliği geliyor, Nusret Beckham’a 1.5 milyon TL ödeyerek tanıtımını yaptırmış, bu ara La Casa de Papel en çok konuşulan diziler arasında, Türkiye’deki bir kitlesel fonlama platformu olan Arıkovanı’da yerli drone Ape X rekor seviyede fonlandı.

 

Not: Stalker’lara kötü haber. Instagram artık Hikayeler’den alınan ekran görüntülerinin bildirimlerini karşı tarafa gönderecek.

 

– İyi de bu haberler eskidi.

 

Bu liste her hafta, belki her gün, hatta bazen günde birkaç kez güncellenerek böyle uzayıp gidiyor. Ne de olsa her gün dünyada milyonlarca içerik üretiliyor, binlerce girişim bizlere merhaba diyor, onbinlerce marka irili ufaklı birçok gelişmeye imzasını atıyor, milyarlarca satır kod yazılıyor. Sanatta, siyasette, bilimde, teknolojide, üretimde, sporda, modada, doğada, akademik çalışmalarda, borsada, medyada, kısacası her şeyde, her saniye gelişen ve evrilen, durmaksızın devinen bir “bilgi” selinden bahsediyoruz.

 

“Bilmek” ihtiyacı, dijital çağda ortaya çıkan bir ihtiyaç değil elbette. Eski çağlardan beri insanlar hayatta kalmak için neredeyse en önemli silahlarının bilmek, bilgiye sahip olmak olduğunun farkındaydı. Bilgiye sahip olmak, bir çeşit hayatta kalma stratejisiydi (fiziksel olarak). Bu “bilgi” o zamanlar nasıl avlanacağını, hangi kaynağın nerede olduğunu, tehlikeleri ve fırsatları bilmek iken; insanın evrimiyle ihtiyaç duyduğu bilgi de paralel olarak farklılaştı. Bilgi, yine bir tür hayatta kalma stratejisi olarak karşımıza çıktı fakat bu kez fiziksel boyuttan ziyade, sosyolojik ve psikolojik boyutlarda öne çıkan bir hayatta kalma savaşından söz edebilirdik. Bilgi, güçlü olmak, bir gruba, topluluğa ait olmak, kendini gerçekleştirme yetkinliğine sahip olmak, üretebilmek demekti. Bugün gelinen noktada ise, sosyal medya kanalları üzerinde paylaşılmış herhangi bir içerik, bilgi kavramının karşılığı olarak değerlendirilebiliyor. Bilginin üretilme ve tüketilme hızı bu birbirinden farklı dönemleri karşılaştırdığımızda bugün devasa biçimde artmış olduğundan, yeni ve psikolojik temelli birtakım olumsuz sonuçları olması da kaçınılmazdı tabii. Ve FOMO keşfedildi.

 

Daha önce FOMO’ dan kısaca bahsetmiştim. Özellikle Z Kuşağı’nın tam da merkezinde bulunduğu, gelişmeleri kaçırma korkusu. Sosyal medya odağında ilerlediği savunulmakta. En yalın ifade ile, “tam anlamıyla bir kısır döngü”; sosyal medya bağımlılığı FOMO’ yu, FOMO ise sosyal medya bağımlılığını devamlı surette tetikliyor.

 

 

Öyle bir alışkanlık ve öyle bir korku düşünün ki; bayramlarda, özel günlerdeki buluşmalarda ya da sıradan bir akşam yemeğinde olması hiç fark etmeksizin herkes, elinde telefonları “gündemi” oradan takip ediyor, telefonuna bakarken trafik kazası yaparak ya da bir belediye çukuruna düşerek hayata veda ediyor, WhatsApp gruplarından, sosyal medya platformlarından, haber sitelerinden, alışveriş uygulamalarından gelen bildirimlere göre hayatını organize ediyor, kripto para borsasında kayıp yaşamamak için 24 saat uyumuyor. Bunun üzerine, bir de Nomofobi’den bahsediliyor şimdi. Cep telefonu bağlantısını kaybetme korkusuymuş. Telefonun şarjının bitmesi ihtimali, Internet ya da arama kotasının dolması gibi durumlarda ortaya çıkıyormuş. Bu durumlar, doğal olarak sosyal medya ve diğer uygulamalara erişimi de kısıtlayacağı için, kavramsal olarak Nomofobi FOMO’yu içine alıyor, yani FOMO, Nomofobi’nin alt kümesi. Yani FOMO’ya yakalanan kişiler aynı zamanda Nomofobi’ye sahip; fakat her Nomofobi’ye sahip olan aynı zamanda FOMO olacak diye bir şey de yok hani. İşte bu benim hem düşünüp hem yazarken tek bir yeni bilgiyi sindirme hızım. Bu şimdi cepte dursun.

 

Haydi biraz düşünmeye zorlayalım kendimizi. Sosyal medyanın ortaya çıkış mottosu insanları birbirine yakınlaştırmak ve bilgi paylaşımını kolaylaştırmaktı. Peki ne oldu da tam tersine işleyerek bizleri birbirimizden uzaklaştırıp, bilgi edinme alışkanlıklarımızı tekdüzeleştirdi? Konuşmak, iletişim kurmak şöyle dursun; kimi zaman bulunduğumuz ortamda kimlerin olduğunu bile fark edemeyecek kadar körleştirip nasıl küçücük kutulara hapsetti? Öyle görünüyor ki bilginin üretilme hızı ile insanın bu yoğunlukta bilgiyi algılama ve sindirme hızı son dönemde paralel biçimde artış göstermedi. Bilmek, bilgiye sahip olmak durumu bireye erdem kazandırırdı evet. Fakat bu, ne bildiğin, hangi bilginin peşinden koştuğun ile alakalı değil miydi? Pareto kuralı gereğince bize son tahlilde değer katan %80 oranında çıktının, öğrendiğimiz şeylerin %20’sinden gelmesi gerekirdi. Bugün ise, bizim peşinden koştuğumuz, ulaştığımız ve bildiğimiz şeylerin kullanılabilirliği, çıktı yaratabilme ve zamana yayılarak bize değer katabilme oranı bunun yakınından bile geçmeyecekti. Gün içerisinde hiçbir süzgeçten geçirme kaygısı gütmeden kafamızın içine aldığımız yüzlerce bilginin kaçı bize değer katıyor diye düşününce, korkunç gerçekle yüzleşmek hiç de zor değil.

 

 

 

Belirtileri Neler?

Sizlere “FOMO musunuz?” testi uygulamayacağım fakat araştırılıp ortaya konulmuş birkaç belirtisinden bahsetmeden olmaz. Genel olarak, sosyal medya platformlarında görülen kişileri (ünlü ya da ünsüz olabilir) ve dünyaları kıskanmak, bu hayat standardını yakalamak için çabalamak ve yakalayamadığında mutsuz hissetmek, diğerlerinin daima daha iyi hayatlar yaşadığını düşünmek, Şeyma Subaşı’dan alenen nefret etmek, telefon ekranına bakarken bu sebeplerle tırnak yeme gibi alışkanlıklar geliştirmek, kendi paylaşımlarının beğenilip beğenilmemesi ile ilgili like sayılarından tutun da gelen yorumlara kadar ince ince irdeleyip paranoya geliştirmek, durup dururken gün içinde defalarca sosyal medya ve diğer uygulamalara girip sayfaları güncellemek, yeni bir şeyler var mı diye sürekli bakma ihtiyacı hissetmek, yüzeysel bilgiler ile tatmin olmak gibi belirtiler, en sık görülenlerden.

Belki sizlerde de bunlardan biri ya da birkaçı vardır.  Belki değil, aslında bunlardan en az birini günümüzde hepimizin yaşadığına eminim. Çünkü ne kadar kaçmaya çalışırsak çalışalım, makroda dünyanın ve toplumun, mikroda aile, iş ve arkadaş çevremizin alışkanlıklarına ayak uyduruyor, sosyal medya bağımlılığı konusunda sürekli olarak birbirimizi tetikliyoruz.

 

Çözümleri Neler?

FOMO’nun en büyük handikaplarından biri, FOMO’nun farkında olan bireyin bu durumdan ötürü daha büyük bir endişe ve kaygı duyması olarak biliniyor. Çünkü bu farkındalık, alışkanlıklar bıçak gibi kesilemediği için bireyi daha büyük bir çıkmaza sürükleyebiliyor. Uzmanlar, FOMO ile mücadele ederken, sosyal medyadan tamamen uzaklaşmayı doğru bulmuyor. Bunun yerine, yeni fırsatları keşfedebilmek, mutlu olunacak farklı aktiviteler aramak, öz güveni geliştirecek seçimlerin peşinden koşmak, sosyal medya üzerinde yaşanan hayatın “gerçek” olmadığı ve “gerçek” hayatın yalnızca bir tane olduğu konusunda kendi kendine sıkça telkinde bulunmak daha sağlıklı görünüyor.

 

Son zamanlarda araştırılan ve özellikle Amerika’da hayata geçirilen konulardan biri de POMO, yani Pleasure of Missing Out. Yaşamı ve günü, bilgi akışını kaçırmaktan memnuniyet duymayı sağlayacak biçimde dizayn etmek de diyebiliriz. FOMO yaşayan kişilerin gerçekleştirdiği rutinlere bakıldığında, POMO’yu yaşamak ve her güne yavaş yavaş entegre edebilmek hiç de zor değil. Gerçek aileniz, gerçek arkadaşlarınız ya da yalnızca kendiniz için değer yaratacak bir şeyler yapın: Sohbet edin, gülümseyin, kedinizi sevin, sadece tavana bakıp müzik dinleyin, cheesecake yapın, doğada yürüyün. Dijital dünya siz isteseniz de istemeseniz de, işiniz gereği bile olsa hayatınıza bir şekilde bulaşırken; yukarıda saydıklarım gibi daha naif şeylerin peşinden koşmayı sakın zaman kaybı olarak görmeyin. Unutmayın, önüne geçilemez bilgi arayışı döngüsü içerisinde kaçırdığınız şey aslında hayatın ta kendisi.

 

Sevgiyle.

Hülya Özdestici